Makaleler

123

Yakın İlişkilerde Kıskançlık

Kıskançlık çoğu zaman ilişkide sevgiyi gösterme biçimi olarak karşımıza çıkar. Yakın ilişkilerde en sık rastlanan sorunların başında gelen bu duygu hem kişilerin hem de ilişkinin yıpranmasına neden olabilmektedir.

Kıskançlık duygusunun altında, önemsenen bir kişinin kaybedilmesinden duyulan korku, ilişkinin bozulmasına yönelik kaygı yer almaktadır. Aslında kıskançlık tam olarak bir duygu değil duygu ve tepki karmaşasıdır.

Kıskançlık çoğu zaman ilişkide karşımıza olumsuz bir durum olarak çıksa da ilişkide birleştirici rolü yadsınamaz bir gerçektir. Kıskançlığı olumsuz bir çizgiye taşıyan kısım ise kıskançlığa yüklediğimiz anlamlardır. Bu anlamlar kıskançlığın ilişkideki yerini ve niteliğini belirler. Sınırları olmayan, aşırı düzeydeki kıskançlık ilişkide şiddeti doğurabilir. Kıskançlık kişinin kendine ya da başkasına zarar vermesi durumunda patolojik bir boyut kazanmaktadır. İlişkide sevgiyi göstermek uğruna izlenen strateji ilişkinin bitmesine yol açabilmektedir.

Kıskançlık, birçok nedenden kaynaklanabilmektedir. Kişinin kendine veya partnerine karşı güven eksikliği, kültürel ve bireysel özellikler kıskançlık boyutunu ve ifade edilme şeklini etkiler. Kıskançlık bir güven probleminden doğabileceği gibi ilişkide zamanla güven problemlerine neden olabilmekte ilişkiyi kısır bir döngüye sürükleyebilmektedir.

Kıskançlığın ilişkinizdeki yıpratıcı ilişkisinden kurtulmak istiyorsanız öncelikle kıskançlığa yüklediğiniz anlamı gözden geçirmeniz gerekmektedir. Terk edilme, rekabet, aldatılma ya da partneri kaybetmeye yönelik korkunun çözümü kıskançlıktan geçmemektedir. Ayrıca kıskançlık sevgiyi ifade etmenin ya da ilgiyi göstermenin tek yolu değildir.

İlişkide yaşanan iletişim hataları, partnere yollanan sözlü ya da sözsüz mesajlar durumun sürmesi ya da farklı boyut kazanmasında önemli etkenler arasındadır.

 

affetmek

Kendini Özgürleştirmek: Affetmek

Affetmek geçmişinizi değiştirmez ama geleceğinizi zenginleştirir.

Paul Boese

İnsanlar ilişkiler içinde doğarlar ve ilişkiler içinde gelişirler. Yaşanılan her ilişki içinde kişi kendini ifade etme imkânı bulur. Fakat ne var ki bazen ilişkiler yolunda gitmez, kırgınlıklar, kızgınlıklar, öfke ilişkinin içine dahil olur.
Affetmemek, ya da affedememek içinde birçok duyguyu barındıran bir eylemdir. Bu duygular kimi zaman insanların omuzlarında birikir, yormaya başlar. Bu yüklerden kişi kendini koruma umuduyla vazgeçemez.
Affedersem yapılan hatayı unuturum, bana yapılan cezasız kalmamalı, bana bir daha yanlış yapılmaması için karşımda ki kişiyi affedemem gibi bilişsel çarpıtmalar çoğu defa olumsuz duyguların içimize hapsolmasına neden olur.
İnsanlar olumsuz duyguları olumlu duygulara göre daha fazla hatırlama eğilimindedir. Hatanın verdiği öfke affedici olmadığımız zamanlarda daha keskin bir döngü içinde yer almamızı sağlar. Olumlu duyguları daha fazla görmezden gelmemize olumsuz duyguları ise daha yoğun yaşamamıza neden olur.
Oysa ki affetmek kişinin kendini özgürleştirmesi, affedememenin yükünü omuzlarından atmasını sağlar. Bana bunu nasıl yapar? Sorusunun içinde barındırdığı öfke, kızgınlık bunu bana yaptı ama onu affediyorum ile rahatlama ve stresten uzaklaşmaya neden olur.
İnsanların yaptıkları hatalara karşı toleranssız olan kişiler, kendileri hata yaptıklarında da kendilerini suçlama, süregiden bir pişmanlık eğiliminde olurlar. Oysa affetmeyi özümsemiş hata yapmanın insana mahsus olabileceğini, bunun bir felaket olmadığını içselleştiren bireyler hatalarından ders çıkarma konusunda daha fazla farkındalık sahibi olurlar.

dugumdansonra

Doğumdan Sonra Cinsel Yaşam

Gebelik, kadının hayatını etkileyen ve birçok anlam içeren önemli bir süreçtir. Çocuk doğurma, anne olma bir kadının en önemli özelliklerinden biridir. Gebelik sürecinde yaşanan fiziksel, sosyal ve psikolojik değişimler kadınların beden ve ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyebilmektedir.

Doğum sonrası dönem bir kadının hem fiziksel hem de ruhsal olarak en hassas olduğu dönemdir. Hamilelik döneminde kadınların birçoğunda cinsel istekte azalma olur. Bazı durumlarda ise bu isteksizlik doğum sonrasında da devam eder. Bunlara ek olarak vajinal kuruluk ya da cinsel ilişkiden haz alamama gibi problemler de yaşanabilmektedir.

Doğumdan sonra yaşanan hormonal değişimlerin yanı sıra kadının annelik rolüne uyum sağlaması, aileye yeni katılan üyeye alışma süreci ve değişen aile dinamikleri kadının önceliğini oluşturmakta ve cinsellik yaşamını ikinci plana atmasına neden olmaktadır.

Doğumdan sonra cinsel istekte azalmayı etkileyen faktörler arasında;

İstenmeyen gebelik,

Doğum sonrası yaşanan estetik kaygılar,

Doğum sonrası döneme verilen anlam,

Cinsel yaşamla ilgili katı düşünce yapısı ve cinselliği yanlış anlamlandırma,

Yeni yaşama uyum ve stres faktörleri yer almaktadır.

Cinsel sağlığın geri kazanılması için ise kadının cinsellikten doyum sağlayabileceğini tekrar kabullenmesi gerekir. “ Kutsal Annelik” rolünün kadın için anlamı tartışılmaz. Fakat bireyin kendini kadın olarak sevmesi ve önemsemesi annelik rolünün baskısından kurtulmasına imkân sağlar.

Bu dönemde eşlerin birbirine zaman ayırması, eğer mümkünse, 15 günde bir kendileri için özel bir aktiviteye katılmaları, eşler arasındaki bağın güçlenmesini ve cinsel ilişkiden alınan hazzın artmasını sağlayacaktır.

ozguven

Özgüvenin Yakın İlişkilere Etkisi

Özgüven bireyin kendiyle ilgili inanışları, kendisine ne kadar değer verdiğiyle alakalıdır. Özgüveni düşük bireylerin kendiyle ilgili algısı daha olumsuzdur. Pozitif özelliklerini, başarılarını görmek yerine bu bireyler olumsuz özelliklerine, başarısızlıklarına, kendileriyle ilgili negatif şeylere odaklanırlar.

Özgüven birçok durumun sonucu olabileceği gibi sorunların nedeni olarak da karşımıza çıkabilmektedir. Özgüven ile ilgili problemler özgüveni hayatınızda nereye konumlandırdığınız ile yakından ilgilidir.

Özgüven sorunları kişilerde ilişki başlatma konusunda sorun yaratabileceği gibi kalıcı yakın ilişkileri sürdürmeye de engel olabilmektedir.

Hata yapma ,eleştirilme ve onaylanmama korkusu çoğu zaman ilişkilere yapışma ya da ilişkiyi sorgulamadan kişilere fazlasıyla taviz vermeye neden olabilir. Bu da zamanla kişilerde yaşanan hayal kırıklığını arttırmakta ve bireylerin ilişki kurmaktan kaçınmasına sebep olur.

Yaşadığı kaygılarla kendini ifade edemeyen, duygusal ihtiyaçlarını söyleyemeyen birey ilişki içinde çıkmaza girer. Çıkmaz içinde olmak beraberinde olumsuz birçok duyguyu getirir. Bu negatif çark içinde sürekli dönmek kişilerde umutsuzluk, mutsuzluk, çökkün bir duyguya neden olur. Bu durumu depresyon, anksiyete bozuklukları hatta kimi zaman cinsel işlev bozukluklarına neden olabilmektedir.

Özgüvenimiz kendimiz ile ilgili görüşümüzdür. Görüşlerimiz her zaman doğru ve objektif olmayabilir. Görüşler, yanlı ve çarpıtılmış kısacası yanlış olabilir. Kendimizle ilgili fikirlerimiz, yaşam deneyimlerimiz sonucunda gelişir. Özellikle çocukluk yaşam deneyimleri olumsuz olan kişilerin özgüvenlerinin de olumsuz yönde geliştiği düşünülür. Çocukken ailemizin yaklaşımları, yaşam koşulları ve çevrenin özgüven gelişiminde önemli bir yere sahiptir.

Peki ömür boyu bu durumla yaşamak zorunda mısınız? Tabi ki hayır. Farkındalık bir çok ruhsal rahatsızlığın temel tedavisidir. Kendinize yaptığınız acımasız eleştirileri bir kenara bırakmak ilk basamaktır fakat bazı durumlarda kendimizi o kadar olumsuz durumların içine sokarız ki kendimizi olumsuz eleştirmek kaçınılmazdır. Bu yüzden kendiniz ile ilgili olumsuz düşünmenizi sağlayacak olan unsurları hayatınızdan çıkarın. Becerilerinizi ve pozitif yanlarınızı görmezden gelmek yerine onlar için daha olumlu bir algı geliştirmeye çalışın.

Bu algılıyı daha iyi geliştirebilmek için kendine yardım kitapları ve psikoterapiden yararlanabilirsiniz. Özellikle Bilişsel Davranışçı terapiler ile özgüven sorunun kaynağına inip bilişsel çarpıtmaları bulabilir değişim için adım atabilirsiniz.

 

Çocuğuma boşanmayı anlatırken neye dikkat etmeli

Boşanmanın Çocuk Üzerindeki Etkisi

Her insanın hayata karşı bir dengesi vardır. Bu dengenin bozulması kişiyi olumsuz duygulara itebilir. İlişkilerde hayatımızın dengesinin bir parçasını oluşturur. En kötü ilişkinin bile bitişi bu dengenin bozulmasına neden olabilir. Bu dengenin bozulması kişilerin duygularına ve davranışlarına yansır. Bu yansıma çocuğa da etki eder.

Bir insanın en temel ihtiyacı kendini güvende hissetmesidir. Anne babanın ayrılama kararı çocuğun bu ihtiyacının karşılanıp karşılanmayacağına dair kaygı yaşamasına neden olabilir.

Yapılan araştırmalar her yaş grubunun boşanmaya farklı tepki verdiği sonucuna ulaşmıştır. Boşanma sonrası kişi yeni hayata bir uyum süreci yaşar. Bu uyum sürecinde kişi hem kendine hem çocuğa zaman tanımalıdır. Ne var ki uyum süreci iki yılı aşkın süredir devam ediyorsa bu konu hakkında profesyonel kişilerden yardım almak gerekebilir.

Boşanmanın Çocuk Üzerinde ki Etkisini Azaltmak İçin Neler Yapılmalı

Boşanmanın çocuk üzerinde uzun ve kısa vadede bir takım sonuçları vardır. Çocuk bu dönemi ne kadar sağlıklı atlatılırsa bu onun yetişkinlik dönemi ilişkilerini o kadar az etkilemektedir. Bu şekilde kısa vadede oluşabilecek psikolojik ve ilişkisel sorunların azalması da sağlanacaktır.

İlk olarak boşanma kararını çocuğa açıklarken anne ve baba birlikte aynı anda bu konuşma içinde yer almalıdır. Bu karar çocuğa açıklanırken ebeveynler birbirini suçlayıcı konuşmalardan kaçınmalı sadece gelecek hayatta kendilerini neyin beklediği çocuğa açıklanmalıdır. Baban bir tatile çıkıyor bir süre bizimle yaşamayacak gibi gerçek dışı bahaneler yerine ebeveynler çocuklara artık aynı evde yaşamayacaklarını iki farklı ev olgusunu anlatmalıdır. Çocuğun sorduğu sorular empatik bir dil ve dürüstçe cevaplanmalıdır.

Boşanmanın nedenleri çocuğa aktarılırken çocuklara annen beni mutsuz ediyor, baban beni aldattı gibi suçlayıcı ifadelere yer verilmemelidir. Ekonomik olarak bizi zor zamanlar bekliyor, artık boşanıyoruz harcamalarımızı kontrol etmemiz gerekiyor gibi çocukta kaygı yaratacak ve bilmesi çok gerekli olmayan bilgiler çocukla paylaşılmamalıdır.

Boşanmanın çocuk üzerinde ki etkilerini minimize etmek için çocuğun hayatında çok fazla değişiklik olmaması önemlidir. Mümkünse aynı evde yaşamaya devam etmeli, aynı okula gitmelidir.

Boşanma sürecinde çocuğun duyguları hakkında onunla konuşmak onun kaygılarını anlamak ve bu kaygıları gidermek önemlidir. Çocuk, boşanma sonrası ebeveynlerini kaybettiğini ya da evden ayrılan ebeveyni kaybettiğini, yalnız kalacağını düşünebilir. Bu yüzden bu zamanlarda çocukla vakit geçirmek ona yalnız olmadığını hissettirmekte yaşanan bu duygusal travmanın şiddetini düşürecektir. Özellikle evden ayrılan ebeveynin düzenli olarak çocukla vakit geçirmesi önemlidir. Seyrek ya da düzensiz görüşmeler bu dönemde kaygıları tetikleyebilir.

Özellikle boşanma aşamasında çocuklara verilen sözlerin tutulması çok önemlidir. Çünkü bu dönemde tutarlı olmanız bu ve şekilde davranmanız çocuğun gözünde güvenirliğinizi arttıracaktır.

Unutulmamalıdır ki çocuk için ebeveynlerinin ayrılması duygusal bir travmadır. Çocuğun bu duruma duygusal olarak tepki göstermesi ise son derece normaldir. Bu duygusal tepkinin yoğunluğunu azaltmak ise ebeveyn olarak sizin sorumluluğunuzdur.

image

Tatmin Etmeyen Cinsel Yaşantı Kaderiniz Değil

Cinsellik kişinin en mahrem alanıdır. En çok yasaklanan, ayıplanan, utanılan, merak edilen fakat hakkında en az konuşulan konudur. Bazen dini görüşümüz bazen toplumsal tabular cinsellik hakkında yeterli bilgiyi edinmemizi olanaksız kılar. Cinsel işlev bozukluklarının temelinde ya da kişilerin tedavi arayışına geç girmelerinin altında cinsel bilgi eksikliği yer almaktadır.

Cinsellik bilinen penis vajina birlikteliğinin çok ötesinde öğrenibilinen, geliştirilebilinen ve iki taraf içinde haz alınabilinen bir yaşantıdır. Tatmin etmeyen cinsel yaşantı kader değildir. Bunun için önemli olan kişinin sorunun bilincinde olması ve değişim için somut bir adım atmasıdır.

Cinsel sorunlar insanları en fazla mutsuz eden sorunlar arasındadır. Cinsel sorunlar tedavi edilmediği takdirde kişilerde başka farklı psikolojik sorunlara da yol açmaktadır.

Cinsellik yetişkin kişilerin  doğru ve sağlıklı koşullarda yaşaması gereken bir durumdur. Mutlu ve doyurucu cinselliğin ön koşulu, karşılıklı saygı ve eşler arası etkin iletişim ve paylaşımdır. Mutlu bir cinsel yaşam için ilişki karşılıklı güven, dürüstlük, açıklık, paylaşım ve saygı üzerine kurulmalıdır.

Mutlu ve doyumlu bir cinsellik için kişiler birbirlerine karşı sorumlu davranmalı, mahremiyete ve kişisel hassasiyet ve bakıma  önem verilmelidir. Karşılıklı sevgi, saygı ve güvene dayanan bir ilişkide, cinsellik her iki cinsel eş için daha haz verici olabilmektedir.

Cinsel ilişki için uygun zaman ve ortam seçimi önemlidir. Güvensiz ortamlarda kadının haz alması  olanaksızdır. Çünkü kadın, cinselliğe daha fazla toplumsal kaygılarla yaklaşır ve yine cinsel haz duyabilmesi için tüm duyu organlarının ve beynin buna hazır olması gereklidir. Çift, cinselliğe ilişkin mitleri (yanlış inanışları) ve toplumsal değerleri, kişisel kaygıları birlikte konuşarak ve paylaşarak aşmaya çalışmalıdır.

Çiftler arasında yaşan en büyük sıkıntılardan biride budur. Çiftler cinsellik hakkında birbirleriyle konuşmayıp, paylaşımda bulunmamaktadır. Birbirlerinin düşüncelerini, cinsel zevklerini, haz noktalarını bilmeden cinselliği yaşamaya çalışmaktadırlar. Sağlıklı ve mutlu bir cinsel ilişki için kendimizi ve partnerimizi iyi tanımak ve doğru bilginin sahibi olmak gerekmektedir. İyi ve doyumlu bir cinsel yaşam için kişinin bedenini, cinsel zevklerini tanıması ve oluşturması gerekmektedir.

Cinsellikte kişisel sınırlar önemlidir fakat bunların partner/ eşle paylaşılması daha da önemlidir.

İyi bir cinsel ilişkinin ön koşullarından biride ön sevişmeye yeterince zaman ayırılmasıdır. Cinsel ilişkinin en önemli kısmı ön sevişmedir. Ön sevişme özellikle sertleşme problemi yaşayan erkekler ya da cinsel isteksizlik duyan kadınlarda cinsel ilişkiye motivasyonu arttırmaktadır.

depresyon

Depresyon

Dünya Sağlık Örgütü’nün depresyonla ilgili yayınladığı bir video.

 

“Belki de kara köpek her zaman hayatımın bir parçası olarak kalacak ama bir daha asla eskiden olduğu gibi bir canavara dönüşmeyecek”

 

Depresyon, elem duygusundan ve  düş kırıklığından yeti yitimine kadar değişen  durumları kapsar. İlk başlarda ruh halini tanımlamak için kullanılan biz sözcük olarak lugatımıza giren depresyon zamanla psikiyatrik bir hastalığı betimleyen sözcüğe dönüşmüştür. Psikolojide depresyon; günlük yaşamın üzgün geçtiği, hüzün ve mutsuzluğun egemen olduğu normal dışı bir duygu durum rahatsızlığıdır.

Depresyon toplum genelinde en sık rastlanan ve en çok yeti kaybına yol açan rahatsızlıklardan biridir. Dünya sağlık örgütü depresyonu en yıkıcı ratatsılıklar arasında 4. sıraya koymuştur. Depresyon hastalığının sıklığı araştırma sonuçlarına göre toplum genelinde %8-10 arasında değişmektedir. Erkeklere oranla günümüzde kadınların daha çok depresyona girdiği bilinmektedir.

Beyindeki kimyasal dengenin bozulması bu hastalığın oluşmasında önemli yer tutar. Fakat  depresyonu sadece serotonin, dopamin gibi bazı beyin kimyasallarının çok az ya da çok fazla üretilmesiyle  açıklamak  yeterli değildir. Depresyonun oluşumunda , kişinin ruh halinin beyin tarafından hatalı şekilde düzenlenmesi, irrasyonel düşünce yapısı, genetik yatkınlık, strese yol açan olaylar, kullanılan ilaçlar ve tıbbi sorunlar gibi pek çok olası nedenden de bahsedilebilir.

Ben Depresyonda Mıyım?

Bu sorunun cevabını kendi kendinize de verebilirsiniz. Aşağıda depresyonun belirtileri yer almaktadır.

  • Önceden yapılan işlerden ve aktivitelerden zevk almamak,
  • Gençlerde duygu değişiklikleri görülmesi, çabuk sinirlenmek,
  • Her gün sürekli kendini üzgün hissetmek, çökkünlük hali,
  • Uyku problemleri (çok uyuma, uyku arasında sık sık uyanma, uykusuzluk çekme ya da az uyuma, uykudan zinde uyanamama),
  • Bir işe motive olamamak, dikkatin çabuk dağılması, huzursuzluk
  • Kendini işe yaramaz, değeri olmayan biri olarak görmek, ölmeyi düşünmek,
  • Vücudun işlevlerinin azalması, cinsel isteksizlik, yorgunluk hisleri,
  • Geçmişi ve geleceği düşündüğünde karamsar olmak, yaptıklarından kendini sorumlu tutmak,
  • İntihar etmeyi düşünmek ve planlamak,

Depresyonda Risk Faktörleri

Depresyonda en önemli risk faktörlerinden birisi genetik yatkınlıktır.

Depresyonla ilgili çalışmalar bize depresyon tanısı almış bireylerin yaşam öykülerinde majör yaşam olayına sık rastlandığını göstermektedir. Bu majör yaşam olaylarına örnek olarak, travma geçmişine sahip olmak, yaşamda önemli kayıplar yaşamak, çocukluk döneminde yaşanan istismar öyküsüne sahip olmak, ilişki problemleri, boşanma vs.

Bunun yanı alkol madde bağımlığı, anskiyete bozukluğu, stress yaratan yaşam olayları, kişilik yapıları, kullanılan bazı ilaçların depresyona yatkınlık oluşturduğu bilinmektedir.

 

Depresyonun Tedavisi

Hafif majör depresyonun tedavisinde psikoterapi tek başına uygulanırken ağır majör depresyon tedavisinde antidepresanlar kullanılmaktır. Psikoterapide kullanılan etkili yöntemler Bilişsel Davranışçı terapiler ve EMDR terapisidir.

Depresyonda psikoterapi, girişim hastanın depresyondan kaynaklanan psikolojik sorunlarını ilişki ve iletişim ile düzeltmeye çalışmaktadır.

Depresyon iyileştikten sonra yineleyebilir. Bu nedenle bir kez depresyon geçiren kişilerin tekrar depresyon geçirme olasılığı yüksektir. Psikoterapi, depresyonun tekrarlamasını önlemekte önemli bir yere sahiptir.

Tedavi edilmediği takdirde depresyonun şiddeti artabilir, kronikleşebilir ya da intihar ile sonuçlanabilir.

Depresyondan Korunmanın Yolları

Güçlü sosyal ilişkilerin depresyondan koruduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bunun yanı sıra düzenli egzersiz ve sporun depresyondan korunmak için önemli bir olduğu düşünülmektedir.

Olumlu düşünce, kişinin kendini sevmesi yaşam doyumunun yüksek olması gibi etkenlerde depresyon için koruyucu niteliktedir.

aile ve evlilik terapisi

Çift Terapisinde Yeni Bir Bakış İmago Terapisi

Çift terapisi kültürü ülkemize 80 li yıllardan itibaren yerleşmeye başlamış son yıllarda üzerinde ciddi araştırmalar yapılan bir bilim dalı haline gelmiştir. Peki ne oluyor da çiftler bir terapiste gitmeye karar veriyor ya da bunu düşünüyor?

Çiftler terapiye başvurduklarında mutsuz ve ilişkiye dair umutsuzluk içinde olurlar.  Davranış paterni haline gelen sıkıntılı ve zor süreçler sorunların içinden çıkılmaz bir hal almasına neden olur.

İmago tekniğini bu durumlara müdahale etmek için kullanılan bir çift terapisi tekniğidir. Yapılandırılmış diyaloglardan oluşmuştur. Bugüne kadar dünyada binlerce çift üzerinde yapılmış çalışmalar sonucu oluşmuş olan bu terapi yöntemi diyalektik ekole dayanmaktadır.

İlişki, hayatı yaşamaya değer kılan en temel unsurdur. İnsanlar ilişkiler içinde doğarlar  ve gelişimlerini tamamlamak içinde ilişki içinde kalmaya ihtiyaç duyarlar. İmago, İnsanların ilişki içinde ki temel ihtiyaçlarından yola çıkarak, çiftler için güvenli bir alan yaratıp karşılıklı empati ve anlayışın oluşmasına böylelikle geçmişe dönük  ilişki yararlarının onarılmasına imkan tanır.

İmago duygusal bir ilişki paradigmasıdır. Kişide varolan fakat iyi çalışmayan duyguları açığa çıkarak onları tekrardan işleyen mekanizmalar haline getirir. Çünkü duygu en önemli ve değerli iyileştirici malzemedir. Çiftler ancak temel duygularını anladıklarında ve bunu paylaştıklarında bir bütün haline gelip aheng oluşturabilirler.

İmagonun en büyük avantajı farklı duygulara sahip, farklı dünyaları olan bireylerin bu dünyalarda yan  yana bağ içinde kalmalarını ve bu farklılıkla beslenip onları çatışma malzemesi olmaktan çıkarıp kendi dünyalarını zenginleştiren bir unsur haline getirmesini sağlamaktır.

Terapide asıl olan amaç çiftler için güvenli bir ortam oluşturarak, çiftler arasında kopan bağın tekrar ve daha sağlam bir şekilde oluşmasını sağlamak ve çiftlerin bağlantıda kalarak uygun çatışma çözme becerisini kazanmasını sağlamaktır.

Verimli bir ilişki için iletişim en önemli unsurdur. İyi bir iletişim elbette tek başına sorunları çözmek için yeterli değildir. Fakat partnerinizi gerçekten dinlemeniz onunla aynı fikirde olmasanız bile onun anlaşıldığını hissetmesi ilişkide iyileştiricidir.

İmago kişilere kendilerini etkili bir şekilde ifade etme imkanı sunar. Söylediğiniz şey değil nasıl söylediğiniz ve duyduğunuz şey değil nasıl duyduğunuz önemlidir. İmagoyla amaç partneri ön yargısız ve iyi niyetle dinleme imkanı yaratmaktır.

Birçok kişi ilişkisinin bir noktasında tutku ve heyecanı deneyimler. İmagonun tek işlevi bağ kurmak çiftlere çatışma çözme becerilerini geliştirmek  değildir. İlişkinin bir noktasında deneyimledikleri tanıdık olan bu duygularla tekrar karşılaşmalarını sağlamaktır.

Hiçbir evlilik ya da çift terapisi evliliğin ya da ilişkinin devamının güvencesini vermez. Gerçekten belli durumlarda eşlere bitmesi gereken sürdürülmez bir birliktelik içinde olduklarını gösterebilir. Fakat unutmamanız gereken bir nokta var. Bilmediğiniz ya da farkında olmadığınız bir şeye müdahale edemez, dönüştürmek ya da değiştirmek için çabalayamazsınız. Çift terapisi size bu farkındalığı sağlamak için farklı bir bakış açısı sunar.

ayrilik

Ayrılık Acısıyla Başetmek

Ayrılık hayatımızın her alanında karşımıza çıkan bir olgudur. Romantik ilişkiden ayrılma, işten ayrılma, okuldan ayrılma… Bununla nasıl başa çıktığımız ise hayat kalitemizi fazlasıyla etkiler.

Sağlıklı ayrılma her iki tarafında hayatına kaldığı yerden devam etmesine olanak tanır. Sağlıksız ayrılma ise tarafları öfkeye ve partneri cezalandırmaya yönelik bir takım davranışlarda bulunmaya yöneltir. Cezalandırma davranışı aslında kişinin çoğu zaman karşısında ki kişinin acı çekmesine yönelik olur fakat kişinin kendisinin acı çekmesine sebep olur.

Ayrılma elbette ki acılı bir süreçtir. Çünkü arkanızda belki de hazır olmadan bir takım şeyleri bırakmaktasınızdır. Böyle bir durumda acı kaçınılmaz bir duygudur. Fakat önemli olan bununla nasıl başa çıktığınızdır. Çünkü bu acı kişilik gelişiminize katkı sağlayabileceği gibi duygusal olarak yıkıntıya ve bunun sonucunda enkaza dönüşmenize de neden olabilmektedir.

Ayrılma yeni hayata tekrardan uyum sürecidir. Peki kişi ne zaman bu uyumlanma sürecine döner?

Öncelikle yaşadığınız duyguyu kabul etmek önemlidir. Çok sevdiğiniz birinin ölümünün ardından yas tutmak, üzülmek ne kadar normalse biten ilişkinin arkasından üzülmek belli bir süre yasını tutmak o kadar normaldir.

Temel şemalarımızın fazlaca kullanılması bazı zamanlarda geçmişten gelen bilgileri çarpıtarak algılamamıza neden olur. Ayrılık sonrasında yaşanan bir daha kimse beni sevmeyecek, kimse beni anlamayacak, hayatım bundan sonra eskisi gibi olmayacak gibi düşünceler tutulan yası patolojik hale getiren irrasyonel düşüncelerdir.  Oysa gerçekte çoğu zaman böyle bir durum yoktur. Kişinin onu seven kabul eden sosyal çevresini, arkadaşlarını veya ailesini fark etmeye ihtiyacı vardır.

Kişinin yaşadığı ilişkileri bir başarı olarak görmesi bitişini de başarısızlık olarak kabul etmesine neden olabilir. İlk öncelikle ilişkiyi sürdürmenin başarı göstergesi olmadığını kabul etmek gerekmektedir. Bunun altında daha çok kişilerin kendilerine olan  özgüven eksiliği, akranlarıyla kendini kıyaslaması yatmakta  ve ilişkinin bitişini fazlaca kişiselleştirip bunu bir yenilgi olarak görmelerine sebep olmaktadır. Bir daha başka birini bulamayacağım düşüncesi bunun en büyük örneğidir.

Ayrılık sonrası uyum sürecinde, artık hayatınızda nelerin değişeceğini kabul edip, kendinize yeni sosyalleşme alanları açmanınız ayrılığın yaralarını sarmakta en iyi yollardan biridir. Bunun için daha önce yapmayı hep istediğiniz ama bir türlü yapamadığınız bir aktiviteye katılmak ya da yaptığınız ve çokta zevk aldığınız aktivitelere daha fazla zaman ayırmak hayat temposunu arttırmak olumlu sonuçlar almanızı sağlayacaktır.

Ayrılık sonrası en önemli şey ise sosyal destek. Bu dönemde arkadaşlarla vakit geçirmek ve aktivitelere katılmak ayrılık sonrasında kişilerin iyileşme ve kabullenme sürecini hızlandırmaktadır.

Önemli olan birey olarak ihtiyaçlarınızın farkında olmak kendi kendine yetebilme becerinizi geliştirmektir. Tabi ki duygusal ilişkiler bizleri geliştiren büyüten kişisel gelişimimize katkı sağlayan ilişkilerdir. Fakat en temelde sahip olduğumuz ilk ve en önemli ilişki kendimizle olan ilişkidir. Diğer bütün ilişkiler bunu takip eder. Bir başkasıyla kurulan ilişki kendimizle kurduğumuz ilişkiden daha iyi olamaz. Bu yüzden öncelikli olarak kendi kişisel farkındalığınıza varmanız önemlidir.

değişim

Değişim

Bilinmeyen her şey insan için, içinde tedirginlik barındır. Bu her konu da böyledir. Bilmediğiniz bir denizde yüzmek, …

Çift Terapisinde Yeni Bir Bakış “İmago”

Çift terapisi kültürü ülkemize 80 li yıllardan itibaren yerleşmeye başlamış son yıllarda üzerinde ciddi araştırmalar …

iliski

Savaş Alanına Dönmüş İlişkiler

Çıkarlarına ters düşmediği sürece birini sevmek çok kolay peki ya çatışma olduğunda… İlişkiler ne kadar …